SAGA Hukuk Bürosu’ndan Kurucu Ortak Av. Samsa E. Körüklü, denizcilik sektörü ve deniz taşımacılığında yakın dönemlerin tartışma konularının ilk sıralarında yer alan “yaptırımlar” konusunu Deniz Gündem okurları için anlatıyor…

Av. Samsa E. KÖRÜKLÜ – Kurucu Ortak – SAGA Hukuk Bürosu
Son dönemlerde denizcilik sektöründe en çok tartışılan başlıklardan biri yaptırımlar oldu. Uluslararası taşımacılık faaliyetlerinin merkezinde yer alan deniz taşımacılığı, yaptırımların yarattığı hukuki, operasyonel ve finansal etkilerden en fazla etkilenen alanlardan biri hâline geldi. Donatanlar açısından hangi yükün alınabileceği, hangi limanların güvenli olduğu, hangi sigorta teminatlarının geçerli kaldığı gibi konular artık yalnızca ticari tercihler değil, aynı zamanda ciddi bir hukuki risk yönetimi konusu.
Özellikle donatanlar, yaptırıma tabi kişi, şirket veya yüklerle çalışmaları hâlinde sözleşmesel sorumluluğun kimde kalacağı, sigorta kapsamının ne kadar sürdüğü ve uluslararası uyum yükümlülüklerinin nasıl yerine getirileceği gibi sorularla giderek daha sık karşılaşıyor.
Uluslararası Çerçeve: Çok Kaynaklı ve Çok Katmanlı Yaptırım Rejimi
Yaptırımların temel çerçevesini belirleyen BM Güvenlik Konseyi kararları bağlayıcı olmakla birlikte, uygulamada denizcilik sektörü üzerindeki asıl etki çoğunlukla AB, Birleşik Krallık ve ABD’nin tek taraflı yaptırım programlarından kaynaklanıyor.
Yaptırım rejiminin tarafı olsun veya olmasın bankacılık, sigorta, liman ve gümrük otoriteleri, finansal muhabir ağları üzerinden dolaylı fakat güçlü bir uyum baskısı oluşuyor. Bu nedenle donatan, kendi ticari faaliyetini yürüttüğü işletmesinin merkezi olan devletteki ulusal hukuk nezdinde bir engel bulunmasa dahi uluslararası ağlarda yaptırım riskiyle karşı karşıya kalabiliyor.
Sözleşmesel Boyut: Yaptırımlar Klozu’nun Artan Önemi
Günümüzde gerek sefer çarteri, gerek zaman çarteri, gerek liner taşımalar gibi hemen tüm deniz taşımacılığı sözleşmelerinde veya konişmentolarda bir “yaptırım klozu” bulunuyor.
Bu hüküm, yaptırıma tabi bir taraf, yük, liman veya finansal işlem tespit edilmesi hâlinde; seferden kaçınma, sözleşmeyi feshetme, yükü teslim etmeme, alternatif limana yönlendirme gibi haklar verebiliyor.
Ancak uygulamada bu hükümlerin kapsamı, yorumlanması, uygulanacak hukuk, karşı tarafın itirazları ticari zorunluluklar nedeniyle her zaman kolaylıkla işletilemediği görülüyor. Bazı durumlarda taraflar arasında tazminat taleplerine kadar giden ihtilaflar ortaya çıkabiliyor.
Sigorta ve Finansal Riskler: En Kritik Kırılma Noktası
P&I kulüpleri ve sigortacıları da yaptırım şüphesi taşıyan sefer, taraf veya limanlara ilişkin riskleri teminat dışı bırakma eğiliminde. Buna bağlı olarak; limanda alıkonma, çevresel sorumluluk, gemi teçhizatında veya yükte hasar, geminin ihtiyaten haczedilmesinden kaynaklı masraflar gibi durumlarda donatanın doğrudan kendi malvarlığıyla risk üstlenmesi gündeme gelebiliyor.
Benzer şekilde, bankacılık yaptırımları nedeniyle ödeme kanallarının bloke olması, ifası tamamlanan taşımalara ait navlun ve diğer ücretlerinin tahsilini imkânsız hale getirebiliyor.
Bu noktada karşımıza basiretli tacir kavramı çıkıyor. Donatanın gerekli kontrolleri yapıp yapmadığı, riskin öngörülebilir olup olmadığı ve özen yükümlülüğünün yerine getirilip getirilmediği, sorumluluk değerlendirmesinde belirleyici kabul ediliyor.
Uyum (Compliance) ve KYC: Artık Bir Operasyon Standardı
Son yıllarda yaptırım risklerinin artmasıyla birlikte sektör genelinde taraf taramaları (KYC), nihai faydalanıcı kontrolleri, liman ve rota analizi, yükün niteliğinin incelenmesi, ödeme kanallarının doğrulanması gibi işlemler, deniz taşımacılığı operasyonlarının rutin bir parçası haline geldi.
Günümüzde deniz ticaretinde güçlü taraf olarak nitelendirdiğimiz birçok çarterer artık sözleşme öncesinde “yaptırım uygunluk sertifikası” talep etmekte; bu durum sözleşmelerde tazminat doğuran uyum hükümlerinin yaygınlaşmasına yol açmaktadır.
Delisting Süreci: Yaptırım Listesinden Çıkışın Hukuki Yolu
Bir şirketin, kişinin veya geminin yaptırım listesine dahil edilmesi hâlinde süreç yalnızca ticari olarak değil, hukuki açıdan da karmaşık bir hale geliyor. Delisting başvuruları; ABD’de OFAC, Birleşik Krallık’ta OFSI, Avrupa Birliği’nde AB Konseyi nezdinde yapılabiliyor. Başvurularda yaptırımın dayandığı gerekçenin ortadan kalktığını veya yanlış/eksik bilgiye dayandığını gösteren kapsamlı bir belge seti sunuluyor. İdari başvurunun reddi halinde yargısal yollar da açık.
Savaşın Bitmesi Yaptırımların Kalkması Anlamına Gelmiyor
Uluslararası uygulamalar, bir savaşın veya silahlı çatışmanın sona ermesinin yaptırımların otomatik olarak kaldırılması anlamına gelmediğini açıkça göstermektedir. Irak’ta savaş bittiği halde türlü gerekçelerle yaptırımların uzun bir süre devam etmesi, Bosna’da ise barıştan sonra dahi kişi ve kurumlara yönelik kısıtlamaların uzun yıllar devam etmesi, Libya ve Sudan örneklerinde rejim değişikliklerine rağmen yaptırımların tamamen kaldırılmaması bunun en belirgin örnekleridir. Benzer şekilde İran’a yönelik yaptırımlar savaşla ilgisi olmamasına rağmen on yıllardır devam etmektedir. Bu nedenle deniz taşımacılığında barışın sağlanması tek başına yaptırım riskinin ortadan kalkması anlamına gelmemekte; yaptırımlar genellikle siyasi, bölgesel ve güvenlik gerekçeleri sona ermedikçe yürürlükte kalmaya devam etmektedir.
2026 spektifi: Daha Sıkı Denetim, Daha Detaylı Sözleşmeler
2026’ya girerken denizcilik sektörünü etkileyecek başlıca dinamikleri; dijital uyum sistemlerinin daha yaygın hale gelmesi, sözleşmelerde daha kapsamlı yaptırım riski paylaşımı, P&I kulüplerinin/sigortacılarının daha sıkı tarama politikaları, ticari ihtilafların çoğunlukla Londra/Singapur vb. tahkiminde çözülmesi ve en nihayetinde tüm ölçeklerde denizcilik şirketlerinin uyum birimi kurma ihtiyacının artması olacak şekilde sıralayabiliriz.
Bu gelişmeler, yaptırım uyumunun artık sektörel bir “opsiyon” değil; zorunlu bir operasyon standardı olduğunu gösteriyor.
Sonuç
Yaptırımlar, deniz taşımacılığında siyasi bir araç olmaktan çıkıp, günlük operasyonları, sözleşmesel ilişkileri ve sigorta teminatlarını doğrudan etkileyen temel bir faktör hâline geldi. Donatanların karşılaşabileceği en büyük risk, yaptırım şüphesi nedeniyle hem sigorta himayesini hem de sözleşmesel güvenceleri aynı anda kaybetmeleridir.
Bu nedenle; sözleşmelerde net yaptırım hükümleri oluşturulmalı, taraf ve yük kontrolleri titizlikle yapılmalı, uyum süreçlerine stratejik olarak yatırım yapılmalı, gerektiğinde profesyonel hukuki destek alınmalıdır.