Türkiye’nin geçtiğimiz günlerde yayımladığı Deniz Mekânsal Planlama Haritası, bölgede diplomatik tansiyonu yeniden yükseltti. Ankara’nın özellikle Kuzey Ege ve Doğu Akdeniz’de iki yeni deniz koruma alanını resmi olarak haritalara işlemesinin ardından, Yunanistan’dan sert ve eleştirel bir açıklama geldi. Atina yönetimi, Türkiye’nin bu adımını “tek taraflı, yasadışı ve uluslararası hukuka aykırı” olarak niteledi. Ancak bu açıklamanın zamanlaması ve içeriği, son haftalarda yaşanan gelişmeler dikkate alındığında oldukça dikkat çekici bir çelişkiyi de ortaya koyuyor.

Yunanistan’ın Önceki Hamlesi Unutuldu Mu?
Sadece bir iki hafta önce, Yunanistan hükümeti İyon ve Ege Denizi’nde geniş kapsamlı deniz parkları ilan ettiğini duyurmuştu. Bu parklar, Yunanistan’ın çevresel sürdürülebilirlik hedefleri doğrultusunda oluşturulmuş, ancak aynı zamanda deniz yetki alanlarına dair dolaylı bir egemenlik vurgusu da taşımıştı. Bu gelişme, Türkiye’de dikkatle izlenmiş fakat o dönem kamuoyuna yönelik herhangi bir doğrudan tepkiyle karşılanmamıştı. Oysa şimdi benzer bir çevresel gerekçeyle Türkiye tarafından ilan edilen koruma alanları, Yunanistan tarafından uluslararası hukuka aykırı bir “provokasyon” olarak tanımlanıyor.

İki Ülke, Argüman Aynı, Tepkiler Farklı
İlginç olan, hem Türkiye’nin hem de Yunanistan’ın deniz parklarını çevresel sürdürülebilirlik ve deniz ekosistemlerini koruma amacıyla duyurmuş olmaları. Her iki ülke de çevre koruma politikalarını, aynı zamanda deniz yetki alanlarındaki varlıklarını pekiştirmek için stratejik bir araç olarak kullandığı izlenimini veriyor. Ancak bu çabalar, taraflarca yalnızca kendi çıkarları doğrultusunda meşru kabul ediliyor; karşı tarafın adımları ise hukuksuzlukla suçlanıyor.
Sakin Sular Yerine Diplomatik Dalgalar
Türkiye’nin haritasını yalnızca iç hukukla sınırlı tutmayarak UNESCO’ya bağlı Oşinografi Komisyonu’na da bildirmiş olması, bu adımı sembolik bir çevre hareketi olmaktan çıkarıp uluslararası bir deklarasyona dönüştürüyor. Yunanistan’ın buna verdiği sert tepki ise, çevresel duyarlılıktan çok, bölgede süregelen egemenlik mücadelesinin yeni bir perdesi olarak yorumlanıyor.

Çevre mi, Egemenlik mi?
Ege ve Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları tartışmaları, artık sadece haritalarla ya da diplomatik notalarla değil, çevreci söylemler üzerinden de şekillenmeye başladı. Ancak hem Atina’nın hem de Ankara’nın adımları, çevrecilikten çok daha öte anlamlar taşıyor. Bu süreçte hangi deniz canlısı korunuyor, hangi mercan resifi kollanıyor bilinmez ama belli olan şu ki, çevresel hassasiyetle atıldığı iddia edilen her adım, bölgesel jeopolitikte yeni fay hatları oluşturuyor.
İki Komşunun Derin Sularında Yeni Bir Sınav
Tüm bu gelişmeler, Türkiye ile Yunanistan arasında yeniden canlanmaya başlayan diyalog sürecinin ne denli kırılgan olduğunu bir kez daha gösteriyor. Aynı gerekçeyle ilan edilen parklar karşısında sergilenen farklı diplomatik refleksler, sadece iki ülke arasındaki güvensizlik duvarını daha da yükseltiyor. Çevre koruma başlığı altında başlayan bir süreç, kısa sürede siyasi gerilime dönüşüyor ve bu durum, bölgedeki barış ve iş birliği umutlarını dalgalar arasında görünmez kılıyor.