Uluslararası Taşımacılık İşçileri Federasyonu’nun (ITF) 2025 verileri, denizcilik sektöründe uzun süredir konuşulan ancak yeterince çözüm üretilemeyen bir sorunun artık yapısal bir krize dönüştüğünü ortaya koyuyor. 2025 yılında 410 gemide toplam 6.223 denizcinin terk edilmesi, yalnızca bir istatistik artışı değil; denizcilik emeğinin nasıl konumlandırıldığına dair ciddi bir sorgulamayı da beraberinde getiriyor.

Terk edilen gemi sayısının üst üste altıncı kez rekor kırması, sorunun münferit gemi sahipleriyle ya da bölgesel koşullarla açıklanamayacağını açıkça gösteriyor. Bir yıl içinde gemi terk vakalarında yüzde 31, terk edilen denizci sayısında ise yüzde 32 artış yaşanması, sektörün kendi kendini denetleme reflekslerinin artık çalışmadığını düşündürüyor.
Bu tabloya eşlik eden 25,8 milyon dolarlık ödenmemiş ücret borcu, sorunun yalnızca insani değil aynı zamanda ekonomik bir boyutu olduğunu da ortaya koyuyor. ITF’nin 16,5 milyon doları geri kazanmış olması önemli; ancak bu rakam bile sistemin ne kadar kırılgan olduğunu gizlemeye yetmiyor.
IMO’nun denizci terk edilmesine ilişkin tanımı, meselenin yalnızca “limanda bırakılmak” olmadığını net biçimde ortaya koyuyor. Ücretlerin aylarca ödenmemesi, geri dönüş masraflarının karşılanmaması ve denizcinin bakım ile destekten mahrum bırakılması, fiilen modern çalışma hayatının en ağır ihlallerinden biri anlamına geliyor. Bu nedenle IMO ve ILO’nun ortak bir veritabanı işletmesi tesadüf değil; ancak verinin artması, çözüm üretme hızının aynı ölçüde yükselmediğini gösteriyor.
Milliyetler ve bölgeler bazında dağılım da dikkat çekici. Hintli, Filipinli ve Suriyeli denizcilerin başı çekmesi; Orta Doğu ve Avrupa’nın en kötü bölgeler olarak öne çıkması, küresel iş gücü dengesizliklerinin denizcilikte nasıl derinleştiğini gösteriyor. Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin en fazla gemi terk vakasının yaşandığı ülkeler arasında yer alması ise, sorunun yalnızca “uzak coğrafyalar” ile sınırlı olmadığını hatırlatıyor.
Terk edilen gemilerin yüzde 82’sinin hizmet bayrağı (FOC) taşıması, denetim mekanizmalarının bayrak rejimleri üzerinden nasıl aşındığını bir kez daha gözler önüne seriyor. Şeffaf olmayan fayda sahipliği yapıları, sorumluluğun izini sürmeyi zorlaştırırken, bedeli doğrudan denizciler ödüyor.
Belki de en göz ardı edilen boyut, terk edilmenin denizcilerin ve ailelerinin psikolojisi üzerindeki kalıcı etkileri. Ödenmeyen ücretler, devam eden krediler, belirsiz bir gelecek ve yeniden iş bulma umuduyla yapılan riskli girişimler, bu krizi yalnızca mesleki değil toplumsal bir sorun hâline getiriyor. Denizcilik sektörünün bir yandan nitelikli personel bulamamaktan şikâyet edip, diğer yandan denizcileri kolayca vazgeçilebilir bir iş gücü gibi görmesi, ciddi bir çelişki yaratıyor.
ITF’nin önerileri – fayda sahiplerinin şeffaf biçimde kayda alınması, tekrar eden vakalar için kara listeler ve hizmet bayrağı uygulamalarının sorgulanması – bugün için makul değil, zorunlu görünüyor. Aksi hâlde, her yıl açıklanan rakamların biraz daha yükselmesi artık kimseyi şaşırtmayacak.
Denizcilik, küresel ticaretin omurgası olmaya devam ederken, bu omurgayı ayakta tutan denizcilerin bu kadar kırılgan bir sistem içinde bırakılması sürdürülebilir değil. Bu kriz, yalnızca sendikaların ya da uluslararası kuruluşların değil, sektörün tüm paydaşlarının birlikte yüzleşmesi gereken bir gerçeklik.
Deniz Gündem Editör